Uzm. Psikolog Elif Baybuğa

0(505) 077 1873

PSİKOTERAPİ İLE BÜTÜNLEŞEN BEYİN

‘Beyin başka insanların dünyasıyla bütünleşerek kendi bedeninin sınırlarını aşabilme kapasitesine sahiptir’ ( D. Siegel)

            Beyin, doğum öncesinden başlayarak büyüyen, gelişen ve sürekli değişime açık olan nöral ağlarla kaplı sosyal bir organdır.  Beyin, bakım verenin, sosyal ve kültürel çevrenin iletişimden beslenir ve değişir. Sinir sistemi hamileliğin erken döneminde sinir yolunun örgütlenmesi ile başlar ve yapısı hayat boyu değişmeye devam eder.  Bu doğrultuda sosyal bir organ olan beyin psikoterapide kurulan ilişki ile de değişir ve gelişir.

              Klinikte görülen birçok sıkıntıya yönelik (depresyon, panik atak, takıntı, travmatik yaşantılar vb) yapılan psikoterapi süreci beynin gelişim ve değişim esnekliğinden faydalanılarak beyni bütünleştirme çabası içindedir. Bütün terapi biçimlerinin yada uygulanan terapi yöntemleri nöronal ağları yeniden örgütlenmeye ve insanın deneyimini daha iyiye götürmeye hizmet eden kendi bütünleştirici metaforlara sahiptir. Psikoterapi sürecinde kullanılan bütünleşme kavramı; bilişsel, duygusal, duyusal bir entegrasyon ifade etmektedir.

            Bu makalede beyin araştırmalarını klinik örneklerle açıklayan ve ruhsal sorunlara nörobilimsel yaklaşım sunan Allan N Schore, Daniel Stern, Louis Cozolino’nun çalışmaları ele alınacak ve bu çalışmalar doğrultusunda psikoterapinin beynin değişimine, gelişmesine ve bütünleşmesine katkısı açıklanmaya çalışılacaktır.

 

Anahtar Kelimeler; beyin, sağ beyin, sol beyin, psikoterapi, sosyal organ, bütünleşme

GİRİŞ    

                İnsanlar terapiye gelirler, çünkü yaşamlarının bir veya birçok yönü, olmasını istedikleri gibi değildir. İnsanlar, bilinçdışının görünen yüzü semptomlarla, kişilik bozukluklarıyla, bilişsel çarpıtmalarla, kaygıyla, sıkıntıyla, hayatına kelepçe vuran takıntılarla ve daha burada dile getiremediğimiz yaşam kalitelerini bozan birçok sorunla seans odasına girerler.  Genelde neyi farklı şekilde yapmaları gerektiğini bilirler ama kendilerini bu değişiklikleri yapmaya ikna edemezler. İçlerinde bir şeyin onları durdurduğuna dair bir his taşırlar.

 Erken dönemden başlayarak kimlik, kişilik, beyin nasıl yapılanıyor da insanların hayatlarına prangalar vuruyor? Beynin bütünleşmesini ne bozuyor? Beynin bütünleşmesini terapi ile nasıl sağlarız? Bu sorular aslında terapi kuramlarının sorguladığı sorulardan sadece bir kaçıdır.

Psikoloji Bilimi İnsan Beynini Merak Ediyor.

Psikoloji biliminin nörobilimle bütünleşme çabaları eskilere dayanır. Beyin ve onun psikoloji ile bağlantısı geçmişte de merak konusu olmuştur. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud başlangıçta nöroloji ile ilgilenmiştir. Freud, 1885 yılında Fransa Salpetriere Hastanesi’nde hem zihin hem de beyin konusunda uzman Profesör Jean-Martin Charcot’la çalışma fırsatı yakalamıştır. Charcot, o dönem yaygın bir hastalık olan histeri üzerine çalışmalar yapıyor ve histerinin beyinle ilişkisini araştırıyordu. Sonrasında yollarını ayıran Freud , The Project for a Scientific Pscyhology (Bilimsel bir Psikoloji için Proje) kitabını yazdı (Freud,1968) Proje de Freud bilinçli ve bilinçsiz davranış olarak tanık olduğumuz şeyin beynin nöral mimarisi tarafından ve bu mimari içinde düzenlendiğini öne sürdü. Çalışmanın bir parçası olarak insan güdülerini, davranışlarını ve psikolojik savunmalarını temsil eden birbiriyle bağlantılı nöronların basit eskizlerini çizdi. Bu eskizler dürtüler, duyu organları ve ketleme mekanizmaları arasında etkileşimleri resmediyordu. Meslektaşlarına göre Freud, zihnin nörobiyolojik modelini inşa etme fikrini saplantı haline getirmişti (Schore, 1997b) coşkusuna rağmen Freud psikolojinin sinir sistemi bilgisine dayandırılması hayalini zamanının çok ötesinde hâkim dinsel inançlarına ve tıp dogmasına ters olduğunu fark etti. Bu ve başka sebeplerle projenin yayımlanmasını ölene kadar hasıraltı etti (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Böylece nöroloji ile psikoloji bütünleşmesi de gerçekleşmemiş oldu.

Ardından gelen psikanaliz eğitimi almış Kohut, psikanalizin dört temel sorusunu araştırmıştır. Toplumsal çerçeveyle erken dönemli duygulanımsal iletiler, kendiliğin ortaya çıkışını nasıl etkilemektedir? (kendiliğin gelişimi). Bu deneyimler nasıl olgunlaşmakta olan kendilik- düzenleme yapıları tarafından içselleştirilmektedir? (Kendiliğin yapılandırılması). Erken dönemde kendilik yapısında görülen arızalar yaşamın ilerleyen evrelerinde nasıl kendilik patolojilerine sebep olmaktadır? (Psikopatojenez). Terapötik ilişki kendiliğin onarımına nasıl sebebiyet vermektedir? (Psikoteraöpatik değişim mekanizmaları).

 Nöroloji eğitimi almış olmasına rağmen, Kohut, bilimsel verilerin psikanalitik kendilik psikolojisine entegre edilmesi hususunda son derece muğlak bir tutuma sahip olmuştur. Gerçekten de tıpkı kendisinden önce Freud gibi, nöroloji bilgisini kullanmaktan kaçınmış ve insan işlevlerinin altında yatan bilinçdışı sistemler üzerine tamamen psikolojik bir model oluşturmaya çalışmıştır. Ancak son on yıl içerisinde, ‘beyin yılları’ boyunca ve sonrasında hem psikanaliz hem de psikanilize komşu disiplinlerde disiplinler arası bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım yeni bir disiplinin, yani nöropsikanalizin, ve yeni bir alt disiplin olan gelişimsel psikanalizin doğmasını kolaylaştırmıştır ( Schore N. Allan,(2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö.çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Yayınları).

Nörobilim psikoterapiyle ilişkilendiren birçok kuramcı ile devam etmiştir. Bowlby’nin, Daniel Stren’in, Allan Schore (Allan Schore’in ilk terapötik keşfi; birincil duygulanımın hasta ve terapist öznelliğinde barındığını söylemidir ve erken dönem kurulan nesne ilişkilerinin doğumdan itibaren büyüyen sağ beyni nasıl şekillendirdiğine geniş yer vermiştir.) vb. Kuramcıların çalışmaları nöroloji alanında teknik gelişmelerin ışığında nörobilimle psikolojiyi birleştirebilmiştir. Örnek vermek gerekirse bunlardan biri de ‘Terk Depresyonu’ kuramını kuran ve bugün kendilik bozuklukları (Narsisizm, Borderline, Şizoid Kendilik Bozuklukları) tedavisinde önemli katkıları olan James F. Masterson’dır. Kuramına bağlanma kuramı, nesne ilişkileri yanında nörolojiyi entegre etmiştir.   

Beynimiz

Danışanlarla yürütülecek psikoterapi sürecine katkı sağlaması açısından insan beyni ile ilgili bilinmesi gereken elzem durumlar var.

Öncelikli olarak nöroloji tarihinin büyük bir bölümünde insan beyni ancak yaralanma veya ölümden sonra incelenmiştir. Otopsi sırasında beynin hasar yeri ile hastanın klinik ortamda semptomların niteliği ve şiddeti arasında bağlantı araştırılmıştır. 1800’lü yılların sonlarında sinir sisteminin mikroskobik dünyasına ilk defa kapı açıldı. Bilgisayar tomografisi (BT)ve Manyetik Rezonans görüntüleme (MRI) ile canlı beynin iki ve üç boyutlu resimlerini görmemizi hem nöronlar hem de iletişimlerini sağlayan sinapsların keşfedilmesini sağladı. Sinapsların varlığı sinir sisteminin tek bir yapı olmadığına tersine sayısız tekil işleme biriminden oluştuğunu ortaya çıkardı. Bu gelişmelerin ışığında nöronlar, nöral ağlar; nöronların ateşlemesi ve ketlemesi ile oluşan bütünleşmiş ve aynı işleve sahip ağlar, sağ beyin ve fonksiyonları, sol beyin ve fonksiyonları, amigdala, hipokampüs, beyinde farklı işlevlerde loblor, Otonom Sini Sistemi, Merkezi Sinir Sistemi vs. işleyişleri ve psikolojiye etkisini öğrenmemizi kolaylaştırdı. Gelişen teknolojinin katkılarıyla bu sistemlere ve işleyişlerine baktığımızda;

  Beyin iki yarımküreden oluşmaktadır. Sağ ve sol korteks olmak üzere iki yarım kürede farklı işlevsellik alanlarına sahiptir. Solda bilinçli dilsel kendiliğin, sağ da fiziksel duygusal kendiliğin örgütlenmesinde uzmanlaşmıştır. Doğumdan itibaren sağ beyin ile yaşama başlarken yaşamın ilk ikinci yılından itibaren dilsel alan olan sol beyin gelişmeye başlar. Sağ yarım küre yalnızca duyguları değil, daha spesifik olarak, bilinç dışı duyguları işler ve örtük bellek sisteminin yeridir.  Beynin sağ yarım küresi hayatta kalmaya yardımcı olan hayati işlevlerin kontrolünde üstün rol oynamakla beraber organizmanın aktif ve pasif olarak içsel ve dışsal zorluklarla baş edebilmesini sağlar. Gerçekte de sağ yarım kürenin kendilik sisteminin son derece önemli unsurlarını içerdiği düşünülmektedir (mesulam ve Geshwind 1978, Schore, 1994).

Sağ ve sol yarım kürelerin düzgün dengelenmesi olumlu ve olumsuz duygusal deneyimleri sağlıklı bir karışım içinde deneyimlememizi ve kaygıyı düzenleyip yönetmemizi sağlar (Silberman ve Weingartner,1986). ( Schore N. Allan,(2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö.çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Yayınları).  

Beyin sosyal uyum organıdır. Bu sebeple başkalarıyla olumlu ve olumsuz etkileşimlerden aldığı uyaranlarla gelişir, inşa olur ve yeniden inşa olur.

Beyni inşa etmekten (doğumdan itibaren oluşan nöral ağlar ve sistemler) ve yeniden inşa etmekten (tüm yaşam boyunca beynin yeniden yapılanabilecek nörol ağlar ve sistemler) bahsederken nöronlar temel yapı taşlarımızdır ve nöral ağlar, inşa edip şekil verdiğimiz yapılardır. Nöronlar başka nöronları ateşleyebilir ve ketleyebilir. Bu ateşleme örüntülerinin tutarlılığı, örgütlenmiş davranış ve deneyim örüntüleri ile sonuçlanır. Nöronlar birbirleri ile birleşerek (deneyime dayalı olarak) aynı davranış ve örüntülerin ortaya çıkmasına sebep olur. İnşa edilen nöral ağlar bir öteki ile (bakım veren ve çevre) deneyime dayalı olarak tekrar şekillenir. Bir nevi psikoterapi sürecini yeniden inşa süreci olarak ifade edebiliriz.

Araştırmalar sonucunda beynin en önemli özelliklerinden birinin de plastisite özelliği olduğu anlaşılmıştır. Beynin plastisite özelliğini William James ‘Plastisite kelimesi geniş anlamında bir etkiye boyun eğecek kadar güçsüz ama birden bire boyun eğmeyecek bir yapıya sahip olmak anlamına gelir’ der (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Nöronların gelişmesi ve bağlanabilirliliği, bütün öğrenme ve uyum sağlamanın temel mekanizmasıdır. Mevcut nöronlar arasında bağlantıların değişmesi, mevcut nöronların genişlemesi, yeni nöronların oluşması plastisite yani deneyime dayalı olarak gerçekleşen durumların dışa yansımasıdır. Nöral plastisite ile ilgili yapılan çalışmalar ilk önce fareler üzerinde gerçekleşmiştir. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda zenginleştirilmiş ortamlarda bulunan fareler de daha fazla nöron olduğu, nöronlar arasında daha fazla sinaptik bağlantı olduğu ve mitakondri faaliyetinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu araştırmalar bize zorlanan beynin daha karmaşık, aktif ve sağlam hale geldiğinin göstermektedir. Psikoterapi sosyal ve duygusal gelişimi, nöral bütünleşmeyi ve karmaşıklığın işlenmesini teşvik eden özel bir tür zenginleştirilmiş çevre olarak düşünebiliriz (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).  

Korteksin büyük bir kısmının doğumdan sonra olgunlaşması ve şekillenmesi son derece belirgin biçimlerde uyum sağlamaya imkân verir. Bakıcı ilişkisi fiziksel ve kültürel çevrelerin bebeğe tercüme edilmesinin birincil vasıtasıdır. Bu yakın ilişkiler bağlamında güven ve tehlike hislerine, bağlanmaya ve çekirdek benlik duygusuna ilişkin ağlar şekil alır. Bu yakın ilişkiler bağlamında güven ve tehlike hisleri, bağlanmaya ve çekirdek benlik duygusuna ilişkin ağlar şekillenir. Yaşamın ilk yılları bu ağların oluşması için özellikle hassas bir dönem gibi görünmektedir. Erken kişilerarası deneyimlerin daha sonra gerçekleşenlerden daha etkili olmasının sebebi hassas dönemlerdeki böylesine çok nöral büyüme ve örgütlenme olabilir. Bilinç öncesi ve sözel olmaması sebebiyle keşfedilmesi zorlaşmaktadır ve değişime daha dirençli olmaktadır.

Beyinle ilgili bilinmesi gereken en önemli keşiflerden biri de ayna nöronlarıdır. Beyin araştırmalarında ayna nöronları, ilk maymunların tepkilerinde nöronal ağlarda aynı anda ateşlenme olduğu tespit edilerek fark edildi. Ayna nöronlarının bulunması ile arkasından takip eden araştırmalar da G. Rizzolatti ve C Sinigaglia’nın da ifade ettiği gibi ‘Ayna nöronlar bizi ötekilere bağlayan bağın ne kadar güçlü ve derinlere kök salmış olduğunu’ gösterdi. Ayna nöronları; sosyal sinapsın bir tarafından öbür tarafına bağlantı kurmayı sağlayan bir başka unsurdur (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Anne ve bebek çalışmalarında annenin yüzündeki ifadenin bebeğin yüzüne milisaniyeler içinde nasıl yansıdığını gösteren kamera kayıtlı uygulamalar dikkat çekicidir.

Beyinde ruhsal, duygusal yapımızı etkileyen sistemlerden biri de korku işleme merkezi olan amigdaladır.  Limbik sistemde, beynin her iki yanındaki temporal lopların altında yer alır. Gebeliğin sekizinci ayında tam olarak gelişir, yani doğumdan önce bile fizyolojik korku hallerini deneyimleyebiliyoruz. Kendimiz düzenleyene kadar amigdalanın dışardan ayarlanması için bakım verene bağımlıyız. Bazı yönlerden amigdala bizim ilk korteksimizdir, duygusal öğrenmede yer alan ağlarda önemli rol oynar  (Brodal,1992). Amigdalanın deneyimin duygusal ve somatik örgütlenmesinde önemli bir rolü vardır.

Hipokampüs bilinçli, mantıklı ve işbirlikçi sosyal işleyiş için önemlidir. (Tsoory ve diğ.,2008) bu ikili yapı arasında (amigdala ve hipokampüs) ilişki duygulanım düzenlemeyi, gerçeği değerlendirme yetisi, uyarılma ve kaygının dindiği halleri, duygusal ve daha nötral bilgiyi öğrenme yeteneğimizi etkiler. Bunu basit bir örnekle ifade edersek; amigdala örümceği görür görmez bizi sıçratırken, hipokampüs bu örümceğin zehirli olmadığını, bu yüzden endişe etmemek gerektiğini bize hatırlatacaktır. İkisinin düzgün dengelenmesi üzülsek bile başkalarından uzak durmamızı sağlayacaktır.

Bu iki sistemin psikoterapi ile ilgisini hemen görebiliriz. Erken utanç deneyimini örgütleyen amigdala bellek sistemi, borderline kişilik bozukluğu olan hastanın terk edilme deneyimleyerek tepki vermesine sebep olabilir, gerçekte bu durum söz konusu olmasa ya da çok az olsa bile. Bu hastanın tedavisinde terk edilmekten korkmasını engelleyecek olan hipokampüs kortikal sisteminden faydalanacaktır. Hipkompüs gerçekte olmayan terk edilme duygusunu ketleyecektir. Borderline hastanın terk edilmeye olan tepkisi bunu yaşamı tehdit edici bir şey olarak görmesinden kaynaklanır (Schore N. Allan,(2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö.çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Yayınları).

Prefrontal korteksimizin kapsayıcı ve birbirine geçmiş iki işlev alanı vardır; bir yanda duygulanım ve bağlanmaların düzenlenmesi öbür yanda bilişsel ve motor süreçlerin sentezi ve koordinasyonu. Her ne kadar bu iki görev oldukça farklı görünse de her biri öbürüne bağlıdır. Soyut düşünme ve problem çözme için yeterli duygusal düzenleme gereklidir, duygusal düzenleme için de akılcı düşünce ve problem çözme kullanılır. Bilinç akışımızın gözlemlememiz, anılara dönebilmemiz, düşünce sürecimiz üzerine düşünebilmemiz anlamına gelen ve duygulanım ile bilişim bütünleşmesine dayanan üstbiliş için de prefrontal korteksin gerekli olduğu görülmektedir.

Ve bir kez daha üzerine basarak söyleyebiliriz ki beyin, sosyal bir organdır. Bu bir bakıma beynin yaşamsal kaynağının sosyal ortamlarda olduğunun, bakım veren ve sosyal çevreye bağlı olarak hayatta kalması, gelişmesi ve yeniden yapılanmasının söz konusu olduğunu ifade eder. Nörobilimde beynin sosyal bir organ olduğu fikri 1970’lerde ortaya çıktı. Yapılan araştırmalarda nöroanatomi, nörokimya ve sosyal ilişkilerin ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiği bulunmuştur.  

Ayrıca, beyin bilinçli farkındalığı nasıl kazanır? Bilincin yeri neresidir? Bu iki sorunun cevabını da henüz bilmiyoruz. Yönetici işlev sorunları çoğunlukla prefrontal alanlardaki hasarın ardından doğduğu için, bilinç ve öz farkındalığın bu bölgede olduğu varsayılmaktadır ama bilincin anlamının anahtarı frontal lobların ötesine uzanmaktadır.

Beyin ve Psikopatoloji ilişkisine örnekler;

Psikopatolojinin oluşumunda beyinde oluşan problem ve hasarlı yapının etkisine dair önemli örneklerden birisi de 13 Eylül 1848 yılında bir demir yolu işçisi olan Phineas Gage vakasıdır. Bir demir çubuk, Gage’nin beyninin sol frontal lobunu parçalayarak geçmiştir. Gage, sağlığına kavuştuktan sonra karakteri ve davranışları tamamen değişmiştir. Bu vaka ruhsal hastalıklara çözüm bulmanın yolunu araladığı gibi birçok soruyu da beraberinde getirmiştir. Psikopatoloji ve beyin ilişkisine örnekler;

  1. Psikopatoloji ve nöral ağ bütünleşmesi; eğer yaşadığımız her şey nöral ağlar içinde temsil ediliyorsa, en hafif nevrotik semptomlardan en ağır psikoza kadar her türlü psikopatoloji nöral ağlar içinde ve arasında temsil ediliyor olmalıdır. Depresyon ve Obsesif Kompulsif bozukluk gibi bozukluklarda görülen beyin etkinleşmesindeki düzensizlik örüntüleri, psikopataloji semptomlarının, beyne dayalı olarak açıklanmasını destekler. Erken bakımda sıkıntılar, genetik ve biyolojik hassasiyet veya yaşamın herhangi bir döneminde yaşanan travmalar, ağlar arasında bütünleşme olmamasına sebep olabilir (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).
  2. Yakın zaman zamanda PET (Pozitron Emisyon Tomografosi) çalışmasında da kadınların erkeklere nazaran duygulanım düzenleme yapısında özellikle sağ yarım kürede önemli miktarda daha yoğun aktivasyon gösterdiklerini ortaya koymuştur. (Andreson et al 1994) Bu veriler limbik sistemin işlenmesi esasında cinsiyet farklılıklarının mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durumu cinsiyetler arası sözsüz duygulanımların işlenme kapasitesinde ve empatik tarzlarda görülen farklılıklarla ilişkilendirebiliriz.
  3. İnsan beyninin her iki yanında, şekli denizatına benzeyen hipokampüsler açık bellek ve öğrenmenin şifrelenmesi ve saklanmasında elzem yapılardır (Zola-Morgan ve Squire,1990). Uzam ve zaman bilgisinin örgütlenmesinde önemli rol oynarlar (Akt. Louis Cozolino, Psikoterapinin Nörobilimi,2012). Hipokampüsün zarar görmesi yeni öğrenmenin gerçekleşmesini engelleyebilir, kişiyi yaşadıktan bir kaç saniye sonra her şeyi unutmaya mahkûm edebilir (Sqıire,1987). Çocukluk travması, TSSB, uzun süren depresyon ve şizofreni bulunan hastalarda hipokampüsde hücre kaybı olduğu gösterilmiştir(Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).
  4. Bellek, beynin işleyişi ve işlemlenmesi psikoterapide üzerinde durulması gereken önemli bir olgudur. Cozolino, geçmişinde erken dönem travması olan, bellekle ilgili sorunlar yaşayan, sürekli randevularını unutan, geçmişinde bir gün öğrendiği bilgiyi ertesi gün unutan bir bayan vakasından söz eder. Bu vaka bir çok terapi sürecini de yarım bırakmış ve gittiği terapistlerden bellekle ilgili yaşadığı sorunlar direnç olarak karşılanmış, iyileşme ümidi azalan bir vakadır. Vaka nörobilimle ilgili eğitiminin den sonra bellekle ilgili unutmasını önleyici davranışçı ödevlerle terapiye düzenli gelmesi ve unutma davranışının önüne geçilmiş daha sonra dinamik yaklaşım ile terapisini sürdürebilmiştir. Birçok psikolojik bozuklukta çeşitli bellek sorunları görülür. Güçlü uyarılmaya sebep olan ve stres hormonu kortizolün salınımını tetikleyen herhangi bir bozukluk, açık belleğin nöral ağlarına zarar verebilir. Aslında çoğu psikiyatrik bozuklukta kortizol oranları yüksek, hipokampüs daha küçüktür; her ikisi de bellek sorunları ile ilişkilidir.

Bu bilgilerin ışığında beynin gelişimi fiziksel, bilişsel, duygusal, duyu motor alanında ilk iki yıl içinde hızla büyüme gösterirken bu büyümeyi sağlayan şeyin bakım veren kişinin etkisine bağlı olduğu bilinmektedir. Doğumdan itibaren yemek, içmek, ısınma, barınma gibi fiziksel temel ihtiyaçların katkısının yanında anne ile bebek arasındaki dokunsal, görsel, işitsel, fiziksel her türlü bağın önemi de büyüktür.

Erken dönemde yaşanan olayların, nasıl olup da kendilerini takip eden, hemen hemen her şey üzerinde bu derece önemli etkiye sahip olduğu sorusu yalnızca psikanalizin değil tüm bilimlerin temel sorularından biridir. Nasıl oluyor da erken dönem yaşanan deneyimler, özellikle bir öteki ile yaşanan duygusal deneyimler, gelişmekte olan bir bireyin sürekli artan işlevsel kapasitelerinin sonucu olan yapısal gelişim şablonlarını belirliyor ve organize ediyor? Birçok disiplin, gelişimsel biyolojiden nörokimyaya, gelişimsel psikolojiden psikanalize, canlı sistemlerin başlangıçlarının, yaşamı boyunca bir organizmanın içsel ve dışsal işlevselliğinin her bir evresine basamak oluşturduğu görüşünü paylaşmaktadır. ( Allan N. Schore, (2012), Duygulanım Düzenlenmesi ve Kendiliğin Onarımı, Karakaş, Ö, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları)

Çocukluk döneminde bilişsel gelişim üzerine birçok araştırma olmasına rağmen son zamanlarda duygusal ve toplumsal ontojeni üzerine araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Daniel Stern’in ‘Çocuğun Kişiler Arası Dünyası (1985)’ kitabında anne ve bebeğin reminde anneye dokunan bir bebekle, anne ve bebeğin gözlerinin fikslendiği  (Mary Cassat’ın Bebeğin ilk dokunuşu) resmi yer almaktadır. Anne ve bebeğin duygusal olarak aktarımda bulunduğu ve milisaniyeler içinde bir beynin bir öteki beyne aktığını ifade eden muazzam bir tablodur. Bu bakışmaya Spitz ‘anne ve çocuk arasındaki diyalog’ (1958) demiştir. Gerçekten de anneye bakışta göz bebeklerinin büyümesi nörolojide yapılan çalışmalarla tespit edilmiştir. Bu bakış, kişiler arası iletişimin en yoğun biçimini temsil eder ve yüz ifadelerinin algılanması sözsüz iletişimin en belirgin kanalıdır. Senkorinize bakış anında ikili, karşılıklı düzenleyici bir uyarılma sistemi yaratır. Bu sistem yüzde açıkça görülen değişikleri yaratmaktan öte içsel olayların dönüşümünü de temsil eder. Bu sistem içerisinde nötral duygu ve uyarılma halinden yükseltilmiş olumlu his ve yoğun uyarılma haline geçtikçe her ikisi de bir geçiş hali deneyimler. Bu düzenleyici alışverişler çocuk ilk bakıcı arasında güvenli bağlanma bağı oluşmasını temin eder. Bu yüzden güvenli bağlanma bağı biyolojisi Freud’un erken dönem nesne ilişkilerine ‘yapışma’ olarak tabir ettiği şeyin (1917/1961 ve 1963) temel taşıdır. Gerçekten de düzenleyici süreçlerin psikolojik güvenli bağlanma bağı ve bununla ilişkilendirilen hislerin öncüleri olduğu düşünülmektedir. (Hofer 1994) Psiko-biyolojik uyumlanma güvenli bağlanma bağının oluşmasına dolayımlayan en önemli mekanizma olarak kabul edilmektedir. (Field 1985a) işin özü bebek olumlu duygu fırsatını genişleten olumsuz duyguyu asgari düzeye indiren modüle edici bakıcıya bağlanır. Diğer bir deyişle duygulanım durumu güvenli bağlanma bağını temin ve motive eder. Güvenli bağlanma bağı dinamiğin merkezi önem taşıyan uyumlanma işlevi interaktif bir biçimde olumlu durum ve canlılık duygularının en iyi düzeyde tutulmasını ve korunmasını sağlamaktadır.  Beyin ilk iki yılı hızlı büyüme ve gelişme evresindedir. Bu büyümeyi ve gelişmenin dili sözsüz iletişim dilidir (Schore, N, Allan, (2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö,çev.İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Bu dille anne ve bebeğin fikslendiği anlarda duygulanım düzenlenmesini de sağlanır. Güvenli bağla bağlanma duyguların regülasyonunu da kolaylaştırır. Doğumdan itibaren coşku ile doğan bebeğin bu coşkuyu düzenleyecek bakıcıya ihtiyacı vardır.

Olgun psikolojik organizasyonlara sahip ebeveynler henüz olgunlaşmamış, tamamlanmamış psikolojik organizasyonlara sahip olan çocuk için kritik önem taşıyan düzenleyici işlevleri yerine getirmektedirler. Bu gelişimsel psiko-biyolojik model, Hofer’in psiko- biyolojik araştırmalarında da (1990,1994), onanmaktadır. Bu araştırmalar, ikili ‘simbiyotik durumlarda’ çocuğun ‘açık’, henüz olgunlaşmamış ve gelişmekte olan içsel homeostatik sistemlerinin, bakıcının daha olgun ve farklılaşmış sinir sisteminin interaktif olarak düzenlendiğini kanıtlamaktadır (Schore,N, Allan, (2012), Duygulanım Düzenlenmesi ve Kendiliğin Onarımı, Karakaş, Ö, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).

  Bağlanma kuramını ortaya koyan Bowlby, çalışmalarında bakım veren kişinin önemini vurgular. Yetimhanede gözlemlediği çocuklarda bakım verenin ihmali, yokluğu karşısında ölen bebeklerin, beyinde oluşan gerilemenin ortaya çıktığını belirtmiştir. Bowlby’e göre (1969) görme, anne ile güvenli bağlanma bağının oluşması için merkezi önem taşımaktadır. Anne ve bebeğin bakışlarının fikslenmesinde milisaniyelerde binlerce bilgi akısı olmaktadır. İlk iki yılda sağ beyinden sağ beyine akış söz konusudur. Psiko- biyolojik güvenli bağlanma çalışmaları karşılıklı bakış halinde annenin yüzünün, çocuğun gelişen beyninde yüksek oranda endojen opiyat oluşmasını sağladığını göstermektedir. Ön hipofiz bezinde oluşan bu endorfinler, uyarılmanın artırılmasından sorumlu olan çocuğun beyninin korteks altı ödül merkezlerindeki dopamin nöronlarına doğrudan etki ederek biyo kimyasal olarak sosyal etkileşimin memnuniyeti uyandırma özelliğinden ve güvenli bağlanma bağından sorumludur. (Schore 1994) Nörobilimciler, bebeklik esnasında sağ yarım küreye gelen görsel girdilerin, yüzlerden verimli bir biçimde bilgi işleme yetisinin gelişimi üzerinde mühim bir role sahip olduğunu belgelemiştir (Le Grand Kucci, Mazaatenta&Tommasi,2003). Bu bulgular daha önce psikanalitik literatürde, ‘Anne ve bebek arasındaki en mühim ve ayırt edici temel etkileşimlerin genellikle görsel daha da yer aldığını; çocuğun bedensel olarak sergilediklerinin, annenin gözünde pırıltı olarak yanıt bulduğunu(Kohut,1971,sy117), erken dönemli zihinsel temsillerin bilhassa görsel odaklı olduğunu (Giovacchini,1981) ve tarihsel görsel imgelemin gelişimin erken evrelerinde görülen olayların türevi olduğunu( Anthi,1983) belirten görüşleri desteklemektedir(Schore, N, Allan, (2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö,çev.İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).

Bu erken gelişim dönemlerinde yaşanan deneyimlerin, güvenli ve güvensiz bağlanma bağı oluşturacak şekilde düzenlendiğini ve bozulduğunu belirtmek gerekmektedir. Watt(2003.s109),  ‘çocuklar başat ayrılma, huzursuzluk, korku ve öfke deneyimleriyle büyürse, kötü, patolojik bir gelişimsel yola girerler ve bu yalnızca kötü bir psikolojik yol olmakla kalmaz aynı zaman kötü bir nörolojik yoldur da’ demektedir. Bunun nedeni erken gelişim döneminin kritik evrelerinde organize edilen yahut edilmeyen güvensiz bağlanma geçmişinin, bebeğin hızla gelişen sağ beynine ‘duygulanımsal olarak’ kazınmış olmasıdır ( Schore 2012).  Bu da beynin bütünleşmesini engelleyen bir durumdur.

Artık insan yaşamının ilk yılının esas görevinin, bebek ve ilk bakıcı arasında güvenli bir bağlanma bağı yaratılması olduğu belirlenmiştir. Araştırmalar artık, ‘nasıl iletişim kurulacağını öğrenmenin, belki de, bebeklikte meydana gelen en mühim gelişimsel süreç’ olduğunu öne sürmektedir (Papousek&Papousek,1995). Görsel-yüze ilişkin, işitsel, bürünsel ve dokunsal-jestlere ilişkin iletişimler vasıtasıyla, bakıcı ve bebek birbirlerinin ritmik yapısını öğrenir ve davranışlarını bu yapıya uyacak şekilde değiştirir, böylece kendi ihtiyaçlarına mahsus  bir etkileşimi karşılıklı yaratırlar (Schore, N, Allan, (2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö,çev.İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).

Bugün insan beyni hakkında bildiklerimiz erken dönem yaşanan sıkıntıların, problemlerin, travma, ihmallerin insan beyni buna bağlı olarak ruhsal yapısına olumsuz etkisini ve nöral ağlara, sinir sisteminin bütünleşmesine olumsuz etkisini göstermektedir. Beynin bütünleşmesine engel olan bu mühürlenmeler gene biliyoruz ki beynin sahip olduğu sosyal uyum, plastisite vb özelliklerle yeni nöral ağların yapılanmasına da izin vermektedir.

Psikoterapi İle Beynin Bütünleşmesi.

Beynin korteksinin yavaş gelişimi beynin gelişimde yaşantının etkisini arttırır. Beynin bu kadar büyük bir bölümünün doğumdan sonra gelişmesinin hem iyi hem de kötü haberdir. İyi haber, belirli bir çevrede hayatta kalmak için inşa edilmesidir. Kültür, dil, iklim, beslenme ve ebeveynler her birimizin beynini eşsiz bir şekilde şekillendirir. İyi zamanlarda ve yeterince iyi ebveynlerde beynin bu başlangıçtaki inşası çocuğa yaşam boyu iyi hizmet edecektir. Kötü haberse, dış etkenler o kadar iyi olmadığında gelir, örneğin savaş zamanlarında, ebveynlerin psikolojik rahatsızlıklarının olduğu durumda ya da ebeveynde ayrılma durumlarında (Alıntı Benes, Taylor ve Cunningham, 2000) Bu durumda beyin çocukluk çağını atlatacak şekilde şekillenir fakat bu şekillenme yaşamda işe yaramaz yani uyum bozucu hale gelebilir. İşte bu durumlarda terapist daha uyum sağlayıcı davranış, biliş ve duyguları ortaya çıkarmak adına nöral mimariyi yeniden yapılandırmaya çalışır. İnsan beyninin mimarisi oldukça karmaşıktır. Onu yeniden inşa etmek çetin ve heyecan verici bir mücadeledir.

Terapi sözcükler ve düşüncelerden, hisler ve ihtiyaçlardan, kabullenmeyi güç gerçekler ve fantezilerden oluşan bir girdaptır ( Cozolino, L, (2017), Terapist Olmak, Kurtuluş, E, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Psikoterapide ilişkisi kopmuş işlemleme sistemlerinin bütünleşmesi çoğunlukla tedavinin ortak noktasıdır. Terapide öğrenme duygusal ve bilişsel bütünleşme bağlamında gerçekleşir, bu da sağ ve sol yarımkürelerin katılımını gerektirir, yani dili, hisleri, duyumsamaları ve davranışları içerir. Bu aynı zamanda beynin ve ruhun bütünleşmesi anlamına gelmektedir.

Terapi sürecinde beynin bütünleşmesine katkı sağlayacak birçok terapi kuramı (Terk Depresyonu Kuramı, Aktarım Odaklı Terapi, İlişkisel psikanaliz, Duygu Odaklı Terapi, Psikodrama vb.) ve tekniği (EMDR gibi) biliyoruz. Kuramsal olarak yapılan uygulamalar ve teknikler süreç içinde beynin işlevsel olmayan ve danışanlarımızı seans odasına taşıyan psikopatolojik durumlara katkı sağlamaktadır. Psikoterapi sürecinde beynin bütünleşmesine katkı sağlayacak bazı unsurları şöyle sıralayabiliriz;

  • Siegel’in, ‘Beyin başka insanların dünyasıyla bütünleşerek kendi bedeninin sınırlarını aşabilme kapasitesine sahiptir’ sözlerinde ifade ettiği gibi bunu sağlayabilecek psikoterapi ortamı; karşılıklı iki beynin, güvenli ortamlarda buluştuğu bir zemindir. Bu zemin beynin değişmesine destek sağlayacaktır.
  • Beynin sosyal bir organ olması psikoterapi sürecinin ‘tek kişilik terapiler’den ‘iki kişilik terapiler’e dönüşümünü kaçınılmaz kılmaktadır. Terapi sürecinde milisaniyeler içinde bir beyinden bir ötekine bilgi akışı olmakta ve aktarım ve karşı aktarım duyguları seans odasına daha girilmeden başlamaktadır. Süreçte terapistin aktarım ve karşı aktarım duygularına keşfinde dikkatli olması gerekir.
  • Beynin öğrenme ve stres ilişkisinde öğrenmenin etkisini arttırmak için gerekli azami stres düzeyinin varlığı motive edici bir fonksiyona sahiptir. Azami stres düzeyi öğrenmeyi arttırır. Fakat yüksek düzey stres faktörlerinde; travma, taciz, ihmal gibi durumlarda çözülme dediğimiz bilişin, duygunun, bedenin birbirinden koptuğu bir durumla karşı karşıya kalırız. Psikoterapide stresi düzenlemek ve nöral ağları bütünleştirmek için çalışma yaparız. Danışanın kaygı deneyimini, kaçınmayı tetikleyen bilinçdışı bir unsur olmaktan çıkarıp, merak ve irdelemeye götüren bilinçli bir ipucu ya çevirmeliyiz.
  • Olumlu ve olumsuz duygulanım seviyelerinin arttığı durumlarda yardımcı olmak hem ebeveynliğin hem de psikoterapinin en önemli bileşenidir. Strese tahammülün kademeli olarak artması beynin inşa eder, duygusal ve bilişsel bütünleşmenin nöral örgütlenmesini genişletir, duygulanım ketlenmesi ve düzenlenmesine yardımcı olan kontrol ağlarını oluşturur (Schore 1994). Çocukluktan çıkarken çeşitli duyguları deneyimleme ve strese tahammül etme kabiliyetinin gelişmiş olması (duygulanımın düzenlenmesi) hem beynin büyümesine hem de yaşam boyu gelişimin sürmesine vasıta olur. Duygulanımın düzenlenmesi terapi sürecinde hasta ve terapistin öznelliğinde yeniden yapılandırılabilir.
  • Bellek, örtük ve açık bellek olarak Freud’un bilinç ve bilinç dışı kavramlarına nispeten benzer. Hepimiz damarımıza basıldığı deneyimini yaşamışızdır; bu damarlar çoğu örtük bellek sistemlerinde depolanan kişisel deneyimlerin duygusal izleridir. Örtük bellek yaşamın ilk yıllarında açık bellek sözel, dil gelişimine bağlı olarak nöral ağlarla şekillenir. Terapi esnasında, bu sağ beynin, duygulanımsal olarak yüklü bağlanma deneyimleri, teröpatik ittifak içerisinde şekillenir ve düzenlenir.
  • Psikoterapi genellikle subkortikal duygusal anıların geri getirilmesini içerir. Örtük bellekte kayıtlı olan bilgileri ortaya çıkarmaya çalışır. Duygusal anılar amigdala ve hipokampus gibi supkortikal yapılara dayanır. Psikoterapide örtük belleği harekete geçiren unsurlardan biri sessizliktir. Danışanların sessizliğe tepkisi bize duygusal geçmişleri hakkında bir şeyler söyler. Bunun yüzeye çıkması ve dile gelmesi yıllar alabilir. Fakat bazı danışanlar bu sessizliği bir nevi kabulleniş, konuşma ve iletişim kurma baskısından kurtuluş olarak görür. Psikiyatrist, Psikoterapist Tahir Özakkaş ‘Bu ikisi arasındaki farkı anlayana terapist denir’ diye ifade eder.
  • Danışanın iç dünyasının temel özellikleri hayatın her alanına yayılmıştır. Doğumdan itibaren nöral ağlarda şekillenen bu örüntüler kurduğu tüm ilişkilere de yansır. Onunla birlikteyken kaçırdığınızı düşündüğünüz şeyler süreç içinde tekrar tekrar karşınıza çıkacaktır.
  • Bilinçli bellek yeniden yapılanabilir mi? Bugün çoğu terapist bilinçli belleğin hem danışandan hem de terapistten gelen telkin, çarpıtma ve boşluk doldurmalara açık olduğunun farkındadır (Lotfus 1988,Paz-Alanson ve Goodman,2008). Cozolino, bununla ilgili 60 yaşlarında yıllarca soykırım döneminde yaşadığı travmanın acısını çekmiş ve belleğinde hep aynı anıları canlandıran bir danışanından söz eder. Bu danışanı ile o anıyı yeniden farklı şekilde canlandırma ve yerine başka bir anı yerleştirerek yıllarca yasadığı travmayı yerine yeni bir anı (Sihirli Üç Tekerlekli Bisiklet) koyabilmiştir. Kendi hikâyelerimizi tekrar yazabildiğimizden yeni hikâyeler yeni deneyimleme biçimleri potansiyelini barındırır. Anlatılarımızı düzenlerken anılarımızın örgütlenmesini ve niteliğini değiştiririz, böylece beynimizi yeniden örgütleriz. Bu pek çok psikoterapi biçiminin temel uğraşısıdır.
  • Terapist danışanın kendi kültürüne mahsus ilişkisel başlangıç noktasının farkında olmalıdır. Bu ilişkisel kökenler, yaşamın ilk yılında sössüz bağlanma iletişimlerince pekiştirilir; ifade edilir ve kültürel çevre tarafından etkilenir. Bunlar bireyin dünyayı ifade etme biçimini kaçınılmaz bir şekilde biçimlendirir. Hiç kimse kültür konusunda uzman değildir. Her kültür diğerinden farklıdır. Aynı zamanda bir kültür içinde alt gruplarda ekonomilerine, statülerine, eğitim düzeylerine ve diğer kültürlerle etkileşimlerine bağlı olarak çeşitlilik gösterirler. Dahası her aile dâhil olduğu kültürü kendine özgü bir şekilde yaşar ve çocuklarına kendine özgü bir şekilde geçirir. Belli bir kültür hakkında ne kadar çok şey bilirseniz bilin, yine de, her danışanın kültürünü nasıl içselleştirdiğinin terapide ele alınması gerekir.
  • Öznelerarası iletişim ve interaktif düzenlemeyi ideal hale getiren ilişki odaklı terapötik bağlamlarda, kendilik ve dünyaya dair içsel işleyen modellerde görülen kusurlar giderek tamir edilir. Bowlby’nin (1988) psikoterapinin esas ödevinin içsel işleyen modellerin bilinç düzeyine taşınması ve yeniden değerlendirilmesi olduğu yönündeki açıklamasını unutmamak gerekir.
  • Çoğu kişinin terapide öğrenmesi gereken şeyler bağlanma, terk edilme, sevgi ve korku ile alakalıdır. Beynin erken yaşta gelişen ilkel kısımlarında örgütlenmiş temel duygusal süreçlere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu duyguların dili de son derece temel ve yalındır; bu dil, çocukluğun dilidir. Terapide kullandığımız dil ve ortaya attığımız fikirler ne kadar karmaşıksa danışanlarımızın aklileştirme savunmalarını yandırmamız o kadar muhtemel olur. İşi basit tutma kuralı yalnızca tasarım mühendisleri için değil, bizim içinde geçerlidir. Terapide asıl istenen şey, biliş ile taçlandırılmış duygusal deneyimlerdir. Danışanın hayat kalitesinde değişime yol açan budur. Biz danışanlarımızın daha az konuşarak daha çok şey söylemesine yardım ederiz (( Cozolino, L, (2017), Terapist Olmak, Kurtuluş, E, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları )
  • Terapistlerin yardım sunmada mükemmeliyetçi yaklaşımları ve hata yapma ile kaygılarına dikkat çekmek gereki Pediatrist Donald Winnicott ‘yeterince iyi anneyi’ çocuğun büyümesi ve gelişmesine yardımcı olmaya yetecek ölçüde erişilebilir, empatik ve şefkatli anne olarak tanımlamıştır. Winnicott, iyi anne ifadesini, iyi bir anne olmak için mükemmel olmak gerekmediğini belirtmek için de kullanmıştır. Bu durum tüm annelerin hata yapabileceğini ve aynı durumun terapist içinde geçerli olabileceğini gösterir. Terapistin hatalarını ifade edilebilmesinin, terapötik ittifak ve ilişkiye katkılar sağladığını gösteren vakalar dikkat çekicidir.

Son olarak tüm terapi türlerinin ortak olarak benimsediği, olumlu sonuçlar doğuran etkenler şunlardır; Terapistin ilgisi, şefkati, empatik uyumlanması. Destek almakla danışanı zorluklarla yüzleştirmek arasında denge kurulması. Rahat olmakla stresli olmak arasında denge kurulması. Duygu ile biliş arasında denge kurulması. Duygu düzenleme becerilerinin arttırılmasını hedeflemek. Birlikte yeni anlatılanların yaratılması, bir başka deyişle danışanın kendine dair yeni hikâyeler geliştirmesidir ( Cozolino, L, (2017), Terapist Olmak, Kurtuluş, E, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).

Bugün terapistlerin mesleki çantasında birçok kuramın, teorinin, nörobilimin, tekniğin hizmet ettiği bilgi, beceri birikimi bulunmaktadır. Danışanların biricikliğine göz önünde bulundurarak çantamızdaki tedavi edici, iyileştirici deneyimlerimizi onlara sunuyoruz. Beynin gelişmesini sağlayan durumlardan birinin de zenginleştirilmiş uyaranların olduğu zemin düşünüldüğünde tek bir kurama bağlı kalarak kısır döngüye düşmememiz ve bütüncül psikoterapi anlayışını savunmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

Kaynakça

  1. Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları.
  2. Cozolino, L, (2017), Terapist Olmak, Kurtuluş, E, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları
  3. Schore, N, Allan, (2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları
  4. Schore,N, Allan, (2012), Duygulanım Düzenlenmesi ve Kendiliğin Onarımı, Karakaş, Ö, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları
  5. Schore,N.Allan, (2013), Duygulanımın Düzenlenmesi ve Kendiliğin Kökeni, Batan,N, çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları
  6. Stern, N, Daniel, (2012), Bebeğin Kişiler Arası Dünyası, Karakaş, Ö, İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları
  7. Shapıro,F.(2016),EMDR, Şaşzade M,Şansoy I,çev. İstanbul,Okuyanus Yayınları

 

‘Beyin başka insanların dünyasıyla bütünleşerek kendi bedeninin sınırlarını aşabilme kapasitesine sahiptir’ ( D. Siegel)

            Beyin, doğum öncesinden başlayarak büyüyen, gelişen ve sürekli değişime açık olan nöral ağlarla kaplı sosyal bir organdır.  Beyin, bakım verenin, sosyal ve kültürel çevrenin iletişimden beslenir ve değişir. Sinir sistemi hamileliğin erken döneminde sinir yolunun örgütlenmesi ile başlar ve yapısı hayat boyu değişmeye devam eder.  Bu doğrultuda sosyal bir organ olan beyin psikoterapide kurulan ilişki ile de değişir ve gelişir.

              Klinikte görülen birçok sıkıntıya yönelik (depresyon, panik atak, takıntı, travmatik yaşantılar vb) yapılan psikoterapi süreci beynin gelişim ve değişim esnekliğinden faydalanılarak beyni bütünleştirme çabası içindedir. Bütün terapi biçimlerinin yada uygulanan terapi yöntemleri nöronal ağları yeniden örgütlenmeye ve insanın deneyimini daha iyiye götürmeye hizmet eden kendi bütünleştirici metaforlara sahiptir. Psikoterapi sürecinde kullanılan bütünleşme kavramı; bilişsel, duygusal, duyusal bir entegrasyon ifade etmektedir.

            Bu makalede beyin araştırmalarını klinik örneklerle açıklayan ve ruhsal sorunlara nörobilimsel yaklaşım sunan Allan N Schore, Daniel Stern, Louis Cozolino’nun çalışmaları ele alınacak ve bu çalışmalar doğrultusunda psikoterapinin beynin değişimine, gelişmesine ve bütünleşmesine katkısı açıklanmaya çalışılacaktır.

 

Anahtar Kelimeler; beyin, sağ beyin, sol beyin, psikoterapi, sosyal organ, bütünleşme

GİRİŞ    

                İnsanlar terapiye gelirler, çünkü yaşamlarının bir veya birçok yönü, olmasını istedikleri gibi değildir. İnsanlar, bilinçdışının görünen yüzü semptomlarla, kişilik bozukluklarıyla, bilişsel çarpıtmalarla, kaygıyla, sıkıntıyla, hayatına kelepçe vuran takıntılarla ve daha burada dile getiremediğimiz yaşam kalitelerini bozan birçok sorunla seans odasına girerler.  Genelde neyi farklı şekilde yapmaları gerektiğini bilirler ama kendilerini bu değişiklikleri yapmaya ikna edemezler. İçlerinde bir şeyin onları durdurduğuna dair bir his taşırlar.

 Erken dönemden başlayarak kimlik, kişilik, beyin nasıl yapılanıyor da insanların hayatlarına prangalar vuruyor? Beynin bütünleşmesini ne bozuyor? Beynin bütünleşmesini terapi ile nasıl sağlarız? Bu sorular aslında terapi kuramlarının sorguladığı sorulardan sadece bir kaçıdır.

Psikoloji Bilimi İnsan Beynini Merak Ediyor.

Psikoloji biliminin nörobilimle bütünleşme çabaları eskilere dayanır. Beyin ve onun psikoloji ile bağlantısı geçmişte de merak konusu olmuştur. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud başlangıçta nöroloji ile ilgilenmiştir. Freud, 1885 yılında Fransa Salpetriere Hastanesi’nde hem zihin hem de beyin konusunda uzman Profesör Jean-Martin Charcot’la çalışma fırsatı yakalamıştır. Charcot, o dönem yaygın bir hastalık olan histeri üzerine çalışmalar yapıyor ve histerinin beyinle ilişkisini araştırıyordu. Sonrasında yollarını ayıran Freud , The Project for a Scientific Pscyhology (Bilimsel bir Psikoloji için Proje) kitabını yazdı (Freud,1968) Proje de Freud bilinçli ve bilinçsiz davranış olarak tanık olduğumuz şeyin beynin nöral mimarisi tarafından ve bu mimari içinde düzenlendiğini öne sürdü. Çalışmanın bir parçası olarak insan güdülerini, davranışlarını ve psikolojik savunmalarını temsil eden birbiriyle bağlantılı nöronların basit eskizlerini çizdi. Bu eskizler dürtüler, duyu organları ve ketleme mekanizmaları arasında etkileşimleri resmediyordu. Meslektaşlarına göre Freud, zihnin nörobiyolojik modelini inşa etme fikrini saplantı haline getirmişti (Schore, 1997b) coşkusuna rağmen Freud psikolojinin sinir sistemi bilgisine dayandırılması hayalini zamanının çok ötesinde hâkim dinsel inançlarına ve tıp dogmasına ters olduğunu fark etti. Bu ve başka sebeplerle projenin yayımlanmasını ölene kadar hasıraltı etti (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Böylece nöroloji ile psikoloji bütünleşmesi de gerçekleşmemiş oldu.

Ardından gelen psikanaliz eğitimi almış Kohut, psikanalizin dört temel sorusunu araştırmıştır. Toplumsal çerçeveyle erken dönemli duygulanımsal iletiler, kendiliğin ortaya çıkışını nasıl etkilemektedir? (kendiliğin gelişimi). Bu deneyimler nasıl olgunlaşmakta olan kendilik- düzenleme yapıları tarafından içselleştirilmektedir? (Kendiliğin yapılandırılması). Erken dönemde kendilik yapısında görülen arızalar yaşamın ilerleyen evrelerinde nasıl kendilik patolojilerine sebep olmaktadır? (Psikopatojenez). Terapötik ilişki kendiliğin onarımına nasıl sebebiyet vermektedir? (Psikoteraöpatik değişim mekanizmaları).

 Nöroloji eğitimi almış olmasına rağmen, Kohut, bilimsel verilerin psikanalitik kendilik psikolojisine entegre edilmesi hususunda son derece muğlak bir tutuma sahip olmuştur. Gerçekten de tıpkı kendisinden önce Freud gibi, nöroloji bilgisini kullanmaktan kaçınmış ve insan işlevlerinin altında yatan bilinçdışı sistemler üzerine tamamen psikolojik bir model oluşturmaya çalışmıştır. Ancak son on yıl içerisinde, ‘beyin yılları’ boyunca ve sonrasında hem psikanaliz hem de psikanilize komşu disiplinlerde disiplinler arası bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım yeni bir disiplinin, yani nöropsikanalizin, ve yeni bir alt disiplin olan gelişimsel psikanalizin doğmasını kolaylaştırmıştır ( Schore N. Allan,(2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö.çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Yayınları).

Nörobilim psikoterapiyle ilişkilendiren birçok kuramcı ile devam etmiştir. Bowlby’nin, Daniel Stren’in, Allan Schore (Allan Schore’in ilk terapötik keşfi; birincil duygulanımın hasta ve terapist öznelliğinde barındığını söylemidir ve erken dönem kurulan nesne ilişkilerinin doğumdan itibaren büyüyen sağ beyni nasıl şekillendirdiğine geniş yer vermiştir.) vb. Kuramcıların çalışmaları nöroloji alanında teknik gelişmelerin ışığında nörobilimle psikolojiyi birleştirebilmiştir. Örnek vermek gerekirse bunlardan biri de ‘Terk Depresyonu’ kuramını kuran ve bugün kendilik bozuklukları (Narsisizm, Borderline, Şizoid Kendilik Bozuklukları) tedavisinde önemli katkıları olan James F. Masterson’dır. Kuramına bağlanma kuramı, nesne ilişkileri yanında nörolojiyi entegre etmiştir.   

Beynimiz

Danışanlarla yürütülecek psikoterapi sürecine katkı sağlaması açısından insan beyni ile ilgili bilinmesi gereken elzem durumlar var.

Öncelikli olarak nöroloji tarihinin büyük bir bölümünde insan beyni ancak yaralanma veya ölümden sonra incelenmiştir. Otopsi sırasında beynin hasar yeri ile hastanın klinik ortamda semptomların niteliği ve şiddeti arasında bağlantı araştırılmıştır. 1800’lü yılların sonlarında sinir sisteminin mikroskobik dünyasına ilk defa kapı açıldı. Bilgisayar tomografisi (BT)ve Manyetik Rezonans görüntüleme (MRI) ile canlı beynin iki ve üç boyutlu resimlerini görmemizi hem nöronlar hem de iletişimlerini sağlayan sinapsların keşfedilmesini sağladı. Sinapsların varlığı sinir sisteminin tek bir yapı olmadığına tersine sayısız tekil işleme biriminden oluştuğunu ortaya çıkardı. Bu gelişmelerin ışığında nöronlar, nöral ağlar; nöronların ateşlemesi ve ketlemesi ile oluşan bütünleşmiş ve aynı işleve sahip ağlar, sağ beyin ve fonksiyonları, sol beyin ve fonksiyonları, amigdala, hipokampüs, beyinde farklı işlevlerde loblor, Otonom Sini Sistemi, Merkezi Sinir Sistemi vs. işleyişleri ve psikolojiye etkisini öğrenmemizi kolaylaştırdı. Gelişen teknolojinin katkılarıyla bu sistemlere ve işleyişlerine baktığımızda;

  Beyin iki yarımküreden oluşmaktadır. Sağ ve sol korteks olmak üzere iki yarım kürede farklı işlevsellik alanlarına sahiptir. Solda bilinçli dilsel kendiliğin, sağ da fiziksel duygusal kendiliğin örgütlenmesinde uzmanlaşmıştır. Doğumdan itibaren sağ beyin ile yaşama başlarken yaşamın ilk ikinci yılından itibaren dilsel alan olan sol beyin gelişmeye başlar. Sağ yarım küre yalnızca duyguları değil, daha spesifik olarak, bilinç dışı duyguları işler ve örtük bellek sisteminin yeridir.  Beynin sağ yarım küresi hayatta kalmaya yardımcı olan hayati işlevlerin kontrolünde üstün rol oynamakla beraber organizmanın aktif ve pasif olarak içsel ve dışsal zorluklarla baş edebilmesini sağlar. Gerçekte de sağ yarım kürenin kendilik sisteminin son derece önemli unsurlarını içerdiği düşünülmektedir (mesulam ve Geshwind 1978, Schore, 1994).

Sağ ve sol yarım kürelerin düzgün dengelenmesi olumlu ve olumsuz duygusal deneyimleri sağlıklı bir karışım içinde deneyimlememizi ve kaygıyı düzenleyip yönetmemizi sağlar (Silberman ve Weingartner,1986). ( Schore N. Allan,(2014), Psikoterapi Sanatının Bilimi, Karakaş, Ö.çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Yayınları).  

Beyin sosyal uyum organıdır. Bu sebeple başkalarıyla olumlu ve olumsuz etkileşimlerden aldığı uyaranlarla gelişir, inşa olur ve yeniden inşa olur.

Beyni inşa etmekten (doğumdan itibaren oluşan nöral ağlar ve sistemler) ve yeniden inşa etmekten (tüm yaşam boyunca beynin yeniden yapılanabilecek nörol ağlar ve sistemler) bahsederken nöronlar temel yapı taşlarımızdır ve nöral ağlar, inşa edip şekil verdiğimiz yapılardır. Nöronlar başka nöronları ateşleyebilir ve ketleyebilir. Bu ateşleme örüntülerinin tutarlılığı, örgütlenmiş davranış ve deneyim örüntüleri ile sonuçlanır. Nöronlar birbirleri ile birleşerek (deneyime dayalı olarak) aynı davranış ve örüntülerin ortaya çıkmasına sebep olur. İnşa edilen nöral ağlar bir öteki ile (bakım veren ve çevre) deneyime dayalı olarak tekrar şekillenir. Bir nevi psikoterapi sürecini yeniden inşa süreci olarak ifade edebiliriz.

Araştırmalar sonucunda beynin en önemli özelliklerinden birinin de plastisite özelliği olduğu anlaşılmıştır. Beynin plastisite özelliğini William James ‘Plastisite kelimesi geniş anlamında bir etkiye boyun eğecek kadar güçsüz ama birden bire boyun eğmeyecek bir yapıya sahip olmak anlamına gelir’ der (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Nöronların gelişmesi ve bağlanabilirliliği, bütün öğrenme ve uyum sağlamanın temel mekanizmasıdır. Mevcut nöronlar arasında bağlantıların değişmesi, mevcut nöronların genişlemesi, yeni nöronların oluşması plastisite yani deneyime dayalı olarak gerçekleşen durumların dışa yansımasıdır. Nöral plastisite ile ilgili yapılan çalışmalar ilk önce fareler üzerinde gerçekleşmiştir. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda zenginleştirilmiş ortamlarda bulunan fareler de daha fazla nöron olduğu, nöronlar arasında daha fazla sinaptik bağlantı olduğu ve mitakondri faaliyetinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu araştırmalar bize zorlanan beynin daha karmaşık, aktif ve sağlam hale geldiğinin göstermektedir. Psikoterapi sosyal ve duygusal gelişimi, nöral bütünleşmeyi ve karmaşıklığın işlenmesini teşvik eden özel bir tür zenginleştirilmiş çevre olarak düşünebiliriz (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları).  

Korteksin büyük bir kısmının doğumdan sonra olgunlaşması ve şekillenmesi son derece belirgin biçimlerde uyum sağlamaya imkân verir. Bakıcı ilişkisi fiziksel ve kültürel çevrelerin bebeğe tercüme edilmesinin birincil vasıtasıdır. Bu yakın ilişkiler bağlamında güven ve tehlike hislerine, bağlanmaya ve çekirdek benlik duygusuna ilişkin ağlar şekil alır. Bu yakın ilişkiler bağlamında güven ve tehlike hisleri, bağlanmaya ve çekirdek benlik duygusuna ilişkin ağlar şekillenir. Yaşamın ilk yılları bu ağların oluşması için özellikle hassas bir dönem gibi görünmektedir. Erken kişilerarası deneyimlerin daha sonra gerçekleşenlerden daha etkili olmasının sebebi hassas dönemlerdeki böylesine çok nöral büyüme ve örgütlenme olabilir. Bilinç öncesi ve sözel olmaması sebebiyle keşfedilmesi zorlaşmaktadır ve değişime daha dirençli olmaktadır.

Beyinle ilgili bilinmesi gereken en önemli keşiflerden biri de ayna nöronlarıdır. Beyin araştırmalarında ayna nöronları, ilk maymunların tepkilerinde nöronal ağlarda aynı anda ateşlenme olduğu tespit edilerek fark edildi. Ayna nöronlarının bulunması ile arkasından takip eden araştırmalar da G. Rizzolatti ve C Sinigaglia’nın da ifade ettiği gibi ‘Ayna nöronlar bizi ötekilere bağlayan bağın ne kadar güçlü ve derinlere kök salmış olduğunu’ gösterdi. Ayna nöronları; sosyal sinapsın bir tarafından öbür tarafına bağlantı kurmayı sağlayan bir başka unsurdur (Cozolino L,(2012), Psikoterapinin Nörobilimi- Sosyal Beyni İyileştirmek, Benveniste, M çev. İstanbul, Psikoterapi Enstitüsü Eğitim Yayınları). Anne ve bebek çalışmalarında annenin yüzündeki ifadenin bebeğin yüzüne milisaniyeler içinde nasıl yansıdığını gösteren kamera kayıtlı uygulamalar dikkat çekicidir.

Beyinde ruhsal, duygusal yapımızı etkileyen sistemlerden biri de korku işleme merkezi olan amigdaladır.  Limbik sistemde, beynin her iki yanındaki temporal lopların altında yer alır. Gebeliğin sekizinci ayında tam olarak gelişir, yani doğumdan önce bile fizyolojik korku hallerini deneyimleyebiliyoruz. Kendimiz düzenleyene kadar amigdalanın dışardan ayarlanması için bakım verene bağımlıyız. Bazı yönlerden amigdala bizim ilk korteksimi

İnsula Psikoloji Üsküdar